Gülseren'e
1988 yılında, İstanbul’a geldiğim ilk gün, ilk sabah, çok erken bir saatte, okulda ilk gördüğüm kişiydi.
Yurt başvurusu yapmak için Yıldız Üniversitesi yemekhanesinin önünde bekliyorduk babamla birlikte. Elimizde bir bavul vardı…O günü hiç unutamıyorum, etrafta kimsecikler yoktu o saatte. Sonra, ileride merdivenlerden aşağı bize doğru, aynı bizim gibi bir baba, bir kız ve bir bavul üçlüsü geldi. Tanıştık. İlk gün, ilk an başlayan arkadaşlığımız hiç bitmedi, aynı yurtta aynı odada kaldık, okul bitince ev arkadaşı olduk, sonra hayat telaşında koşturduk durduk yıllardır.
Her şeyi konuştuk, her şeyi tartıştık…Gelecekteki ihtimalleri düşünürdük bazen. Ne olursa nasıl yaparız, nasıl hallederiz, nasıl çıkarız, nasıl yeniden ayağa kalkıp yolumuza devam ederiz…
Hiç bunu düşünmemiştim…Bazen sorardı bana, bana bir şey olursa diye başlardı cümlesine. Hemen sustururdum, düşünmek bile istemezdim. Şimdi bunları yazmak içimi acıtıyor.
Gülseren, her zaman dik dururdu hayatta…Pes etmeyen, inatçı, onurlu, gururlu bir o kadar da kırılgan ama bunu hiç belli etmeyen insan…şimdi yok.
Bazen her şey sanki bir film, biz de oynuyoruz.
Onunla birlikte benim, bizim bir parçamız da yok artık, bu eksikliği ne yaparsak yapalım doldurmak mümkün değil.
Gülseren, neşeli, cıvıl cıvıl, şakacı, hayatı ve her şeyi hafife alan görünümü veren biriydi öğrenciyken. Bazen, dayanmak için insan kendi kendiyle dalga geçer. Biraz öyle görünürdü. Yurtta sabahlara kadar ettiğimiz sohbetlerde biz bilirdik onun hayata, insanlara, yaşananlara olan ciddiyetini, derin iç dünyasını… Zaman , yaşananlar, tecrübeler ağırlaştırır insanları, bir duruşun olur hayatta. O da hepimiz gibi zamanla kendi duruşunu belirledi.
Haksızlıklara tahammülü yoktu. Sürekli okur, araştırır,öğrenir,sorgulardı. Maskesi yoktu, samimi, doğal, bildiği ve bilmek istediği her şeyi paylaşan, dürüst, düşüncelerini söylemekten çekinmeyen biriydi. İlkeleri vardı, yaptığı her işi ciddiyetle, en iyisini arayarak yapandı.
Onu bizden ayıran , geçirdiği cinayet gibi kazadan 1 ay önce, iş değiştirmeye karar verirken, hepimizin tek tek fikrini almıştı… Özel sektöre geçmek istiyordu. Deniz ölçümleri işi ile ilgili teklif aldığında hoşuna gitmişti. Farklı bir işti, denemek istiyordu. İlk iş görüşmesine gittiği günün akşamında konuşmuştuk. Üniversite hocaları ile iletişim halinde olacak, gireceği işe yeni sistemler kurabilecek imkanı olacak diye düşünüyordu.Sektördeki diğer iş alternatiflerine göre en iyisi bu diyordu. İşe başladı. O dönem ben çalıştığım iş yerinde süreçlerle yönetim konusunda eğitimler alıyordum, ilgisini çeken bir konuydu. Benden eğitim notlarını alıyor, iş sağlığı, iş güvenliği konusu da dahil olmak üzere, girdiği işte çalışma ortamını geliştirecek, iyileştirecek yeni sistemler kurmayı istiyordu.
Melen Çayı projesi şantiyesine gittiğini işe girdikten 1 hafta sonra öğrendim. Hayal kırıklığı yaşıyordu. Bana şantiyedeki çalışma ortamından biraz bahsetmişti.’Kelle koltukta çalışıyorlar, öyle alışmışlar, iş güvenliği kuralları ile ilgilendikleri yok, her gün bir şey oluyor, kimse umursamıyor’ diyordu… İş süreli bir işti, bitirmek için şantiyede çok yoğun ve ağır,zorlu bir çalışma vardı. Gülseren; ‘ ben dikkat ediyorum, tehlikeli işlerden kendimi uzak tutuyorum, benim çocuğum var merak etme, kendimi korurum’ diyordu… Hatta son telefon görüşmemizde, kazadan 1 hafta önce ‘ayrılsam mı acaba’ diye düşünmeye başlamıştı… O an bırak hadi gel demediğim için kendime çok kızıyorum. Ay sonuna kadar sabredip sonra karar verecekti, öyle konuşmuştuk son telefon görüşmemizde..
Fırsat kalmadı…
En acısı, dava dosyasında yer alan bazı ifadelerde : ‘ her mühendis bilir vince belli bir mesafede yaklaşılmaması gerektiği’ ‘gerekli iş güvenliği tedbirlerinin alındığı ve herkese bu konuda eğitim verildiği’ gibi ifadelerin olduğunu görmek oldu benim için…
Ben şantiyeyi uzaktan gördüm. Vinçlerin tarama alanı dışında bir yer yoktu ki , herkes vinçlerin yanında kıyısında dibinde çalışıyordu orada…
Hep böyle olur… gerekli tüm tedbirler alınmıştır, eğitimler verilmiştir… ama nedense bir şey olur ve birilerinin canı yanar…
Canlar yanar. Onlar giderken , aramızdan ayrılırken kendileriyle birlikte birçok kişinin hayatı da değişir, hiçbir şey eskisi gibi olmaz artık…
Gülseren adalete inanırdı…ben de inanmaya çalışıyorum.
Bir şeyler değişmeli, işverenler aldıkları işi bitirirken nelere mal olduğunu iyi düşünmeli, kar hesapları yapılırken iş güvenliği tedbirlerinin, yasa ve yönetmeliklere formalite ile değil gerçek uyum tedbirlerinin maliyetleri de göz önüne alınmalı…İşi veren de alan da bunu ciddiye almalı. Harcanan, kaybedilen , yitirilen bir insan hayatı… Gülseren, o firmanın bir çalışanı olmasının dışında, Yağmur’un annesi, bizim arkadaşımız, canımız, ailesinin bir tanesiydi. gelecekle ilgili hedefleri, hayalleri ve yaşasaydı yapacağı çok şey vardı herkes gibi.
Rakamlar korkutucu, istatistikler ortada.Dünyada 3., Avrupada 1. sıradayız iş kazalarında…neden?
Bizler, arkadaşları ve ailesi olarak kendi adımıza üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek istiyoruz, biliyorum, o da olsa aynısını yapardı… Gülseren’i kaybettikten sonra kaç hayat daha kayıp gitti bu tür ihmallerde. bazılarının adı bile duyulmadı…Kimi kader diyor.kader diyebilmek için bile üzerine düşen her şeyi yapmış olman gerekir.
İş kazalarının son yıllarda neden arttığını, niye Türkiye nin bu konuda çok başarısız olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu önlemek imkansız değil.
Onu rahat uyutmak için bu konuda elimizden gelen her şeyi yapmak istiyoruz.
Oğlu ile ilgili hayallerinin dışında kendisi için en büyük hayali bütün kitaplarını sığdırabileceği, akşamları rahat rahat okuyup yazabileceği bir kütüphanesi olmasıydı… Çevre Mühendisleri Odası onun adına bir kütüphane açılışı yaptı, bunu duyunca hepimiz o kadar mutlu olduk ki…bir armağan ancak bu kadar yerini bulabilir.
Hukuki süreçte de umarım adalet onu rahat uyutacak şekilde yerini bulur.
Gereken tedbirler alınmazsa, sorumluluklar yerine getirilmeze, denetimler yapılmazsa daha çok kayıplar verebiliriz ve vermeye devam ediyoruz.
8 aralık da yaptığımız anma toplantısı sonrası, bir arkadaşımın emekli bir iş müfettişi olan babasının söylediği sözü unutamıyorum:
Türkiye'de ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisiz olduğu sürece bu tür olayların önüne geçemeyiz
16.12.2007
Sibel Çetinsoy