Gülseren'e

Gülseren’in kişiliği hakkında söyleyebileceğim, Gülseren’i en iyi tanımlayan kelime... Tedbirli olmasaydı. Her konuda, tedbirleri vardı. Eğer, gece sohbete dalmışsak, sabah işe geç kalmamak için, sadece saati kurup yatmazdı. Çalar saati, tencerenin içine koyar, başucuna koyardı. Cep telefonunu da çalar saatten 5 dakika sonraya ayarlar, yatağa uzak bir yere koyardı. Otobüs saatinden 15 dakika önce, durakta olurdu. Bir yere taşındığımızda ilk öğrendiği ve defterine not ettiği şey, otobüs numaraları ve saatleri olurdu. Bu bilgiyi de gider, ana duraklardan edinirdi.

Öğrencilik sırasında onunla özdeleşmiş bir sırt çantası vardı. İçinde, okunacak bir kitap, su, elma, eğer uzun süre dışarıda kalacaksa birkaç paket bisküvi, bir paket sigara, sigaralar düşmesin çantanın içinde ezilmesin diye, sigaralığı vardı. Bir çakmak.. Çakmak kılıf içinde.. Hiç bir yerde, çakmağını bile unutmazdı. Hediye edilen bir çakmağı, birkaç yıl kullandıktan sonra bir yerde unutmuştu. Ne kadar üzülmüştü. Herkesi arayıp, çakmağım sizde mi diye sormuştu...

Yağmur doğduktan sonra, çanta büyüdü. Her şey 2 kişilik oldu. Tabii arkadaşları ile buluşacağında, o çantadan bize de su, elma ve bisküvi çıktı..

Hatta sohbet sırasında, ilgisini çeken, ve bizle paylaşmak istediği kitaplarda çıktı.. Bizden alıp iade edeceği veya bize vermek istediği kitaplar...

Eğer bir yerde kalmayı düşünüyorsa, o çantadan eşofman da çıktı. Hediye de, ....

Arkadaşlarının, doğum günlerini unutmazdı. Önceden alışveriş yapar, o günü beklerdi.. Bunları yaparken de hep muzur bir gülümseme olurdu.

Bir örnek vermek istiyorum. Bu yaz İstanbul’a gelmek istediğimde, Gülseren tatile gidecekti. ''Benim ev boş bende kalabilirsin'' dedi.Düğün, Gülseren’in evine çok yakın bir yerdeydi. Gece geç saatte rahatlıkla dönebilecektim. Ilk akşam Sibel’de kaldım, Sabah Sibel, Gülseren’in anahtarıyla birlikte, bir de mektup verdi. Evin krokisi vardı.Gülseren benim sürekli kaybolduğumu bilirdi. Bir gün bakkala gidiyorum diye çıkmıştım. 2 saat sonra elimde bir ekmekle geri dönmüştüm. Gülseren kahkahalarla gülüyordu.. Nasıl kaybolabildiğimi anlayamıyordu. Onun gibi tedbirli bir insanın anlayabileceği bir şey değildi bu. Uzun uzun yazmıştı. ''Saniye, aynalı olan dükkanın yanından sokağa gir. Sağ tarafta bakkal görene kadar düz yürü. Bakkalı görünce, sokak levhasına bak. O sokakdan içeri gir. Dümdüz yürü 100-150 metre kadar. Sol tarafta karşına sağlık ocağı çıkacak. Doğru yoldasın düz yürü. Şimdi sağ tarafta internet cafe var. Tam karşısında, bir apartman geride, bizim ev var. Sokak kapısı biraz zor açılıyor. Açılmazsa, 4 numaradakilerin zilini çal. Hep evdedirler.''Ve mektup bitiyor. Dairenin kapsını açıyorum. Tam karşımda, ayakkabılığın üstünde bir mektup. ''Hoş geldin Saniye, Uzun bir süre yokuz diye vanaları kapattık. Suyun vanası dairenin girişindeki merdivenden aşağıya 2 basamak in. Tam karşında... sağdaki vana. Küçük bir demir var. Yarım dönecek şekilde (sağa) doğru çevir. Elektirik ve doğal gaz vanaları da şurada.... Yemek istersen, dolapta makarna, ve fasulye var. Atıştırmak istersen, peynir ,zeytin ve içecekler buzdolabında. Havlu ve giyecek bir şeyler ararsan, dolapta 2. gözdeler... Yorgan ve yastık kılıfı da, hazır. Yağmurun yatağının üstünde....

Bence Gülseren’i anlatabilecek en iyi kelimeydi. Tedbir, Gülseren için, asla kullanılmaması gereken kelimedir Tedbirsizlik. Bu olay ile ilgili diyebileceğim tek şey var. Gülseren bile vincin altındaysa, Bu kader değildir.

Benim asıl bahsetmek istediğim, Gülseren’in vefatından sonra, duyduğum en güzel haber... Gülseren Yurttaş adına bir kütüphane açılması.. Gülseren, kitap tutkunuydu. Kitaplıkta Yağmur’a ait kitaplar kolayca uzanabilsin diye,alt raflardaydı. Gülseren’nin kitaplarını karıştırmasın diye. Yağmur büyüdüğü zaman, o zaman Gülseren’nin kitapları Yağmurunda olacaktı. Hayal ediyordu, Yağmur’un Kundera ve Canetti hakkındaki yorumlarını. ... Kitap alırken, okurken bir gün Yağmur’la yapacağı sohbetleri düşünüyordu... Bizim her sohbetlerimizde, mutlaka bir yazar veya kitap adı geçerdi. Beğendiği yazıları okurdu. Mesela Sunay Akın’ın sinemalarla ilgili şiirini çok kıskanmıştı. Benim sayfalarca aktarabileceğim düşünceleri ne kadar güzel 4 satıra sığdırmış demişti... Murathan Mungan’ın şiirlerini hiç kaçırmazdı.... Canettinin bütün kitaplarını okumuştu..Sonra onun kitaplarından okuduğu yazarların kitaplarını okumaya başlamıştı... Öyle ezbere kitapçıya gidip kitap almazdı. Önceden düşündüğü, okumak istediği yazarların kitapların bir listesi olurdu... Sinema’da da Binoche hayranıydı. Çok seviyordu onu, Her filmini seyretmişti. Üç renk maviyi kaç kere seyretti bilmiyorum. Çikolata filmi geldiğinde, bir akşam buluşduk. Biletleri almadan önce yapmamız gereken bir şey var dedi. Kuruyemişçiye gittik, çikolata aldık. Filmin finalinde, bir adam çikolata yerken, çıkartıp çantasından bana uzattı. Karanlık da bile ışıl ışıl gözleri ve muzur gülüşü farkediliyordu...

Bu elim kaza olduktan sonra, herkes kendi kabuğuna çekildiğinde, kimseye açıklama cesareti göstermeden, kendi kendimize düşünmüşüz. Ben, Sezen Aksuya mektup yazmayı düşündüm. Belki beste yapar diye, Hatice bir çocuk parkına adının verilmesini düşünmüş, Sibel Binocehe mektup yazıp belki filmini çeker diye düşünmüş...

En anlamlı, en güzeli ise biz bunları birbirimize bile açıklamaya cesaret edemeden, Çevre Mühendisleri Odasının kütüphaneye Gülserenin adını vermesi....Bu anlamlı ve güzel adımı atan güzel insanları kutluyorum.

Saniye Şahin