ANI DEFTERI

Ablam, çocukluğumda bana gönderdiği, üzerinde Nazım Hikmet’ in ‘güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler/ motorları maviliklere süreceğiz, ışıklı maviliklere’ dizeleri bulunan bir kartla özdeşleşmiş bir periydi; hafta sonları eve gelişlerini içim kıpır kıpır beklediğim, herkesi büyülü bir şekilde birleştiren halkaydı. Sevinçti, sevgiydi, anlayıştı; ama bir o kadar da asiydi. Ablamın bir peri değil insan olduğunu anladığım zamanlarda da hem hayranlık duyduğum hem çekindiğim bir güçtü. Hep güçlüydü. O herseyi yapabilirdi, herseyin üstesinden gelirdi, her konuda danışılabilecek, her zaman ayıracak zamanı olan, her şeyi, herkesi düşünen, enerjisi hiç bitmeyen bir insan. Hiç bir şey çekimser, tedirgin, hafif değildi onunla; inandığı, doğruyu bulduğu yerde karşısında durmak mümkün değildi. Yeter ki inansın. Korku yoktu, hesaplar çıkarlar yoktu.

Sıradan değildi, sessiz sakin yasamadı. Ne yapalım böyle gelmiş böyle gider demedi, yaşadığı her şeyi sahiplendi, sahiplenemeyecekse değiştirdi, değiştiremeyecekse yaşamamayı, bırakmayı bildi. Önüne ne gelirse yaşayan, bos veren, varolanla yetinen bir insan değildi. Üreten, yaratan, değiştiren, soran, sonsuz bir enerjiyle yaşadığı her ortama eleştirel baktı, sorunları gördü, eleştirdi, değiştirmek için mücadele etti. Sorumluluk sahibi olmak sanırım bu, hayata karşı, insana, kendine, yaşadığın topluma karşı sorumluluk duymak.

Adalete inanan nadir insanlardan biriydi. Hiç bir zaman adaletsizliği, hukuksuzluğu normal standartlar olarak görmedi. Hiç yetinmeden, hep daha ötesine, ilerisine bakarak bütün hayatı mücadeleyle geçti. Yaşadığı gibi de ayrıldı aramızdan. Öyle sessiz sakin değil, mücadele devam ediyor. İnsan olabilmek için, sevebilmek, üretebilmek, yaşayabilmek için.

35 yıl gibi kısacık bir hayata çok şey, çok insan sığdırdı. Yarım kalanlarsa daha da çok. Ama bir yandan da hala konuşmaya, tartışmaya, düzeltmeye, insanları uyandırmaya devam ediyor. Kazalar kaza değil, kader kader değil. Bu kelimeler yaşadığımız toplum için çok temel kelimeler. Sorumluluğu üzerimizden alıyor, vicdanımızı rahatlatıyor. Ağlayıp, öfkelenip, ertesi gün uyanıp tekrar hiç bir şey olmamış gibi devam ediyoruz. Ne de olsa kader kaza, önüne geçilemez ki. Kendi kendimizle çelişiyoruz aslında. Bir yandan şantiyedeki tedbirsizliğin fotoğrafları görüntüleri kaza ve kader kelimelerinin altını oyuyor, bir yandan biz hala kadere sığınıyoruz. Fotoğrafı genişletip kendimizi o fotoğrafta gördüğümüz gün, kaza ve kader kelimelerinin sözlük tanımlarını değiştirmek zorunda kalacağız. Bu kelimeleri yeniden yazdığımız gün de, ertesi gün uyanıp başka bir şeye başlayacağız. Detek Kutay, devlet, kapitalizm gibi bir düşman bulmak çok kolay, düşmanlar da zaten, ama o düşmanı kendi içimizde bulamadığımız, kendimizi birey olarak o fotoğrafın içinde tanıyamadığımız surece, ertesi gün hayat diye devam ettiğimiz şey yine ölüm olacak. Kazalarda kader de bizim elimizde.

Sorun kadere inanmak ya da inanmamak yani. Eğer bizim engel olamadığımız kader diye bir şey varsa, iş kazaları mahkemelerinden hemen çekilmek, bu şirketlerden özür dilemek gerek. Ama yok eğer bu kazaların engellenebilir olduğunu söyleyip dava açıyorsak, bunun kadere inanmamak olduğunu da görmek gerekir. Bu durumda bu kazanın nasıl olduğunu daha ayrıntılı daha geniş bir perspektiften görmek gerekiyor. Yani ‘kaza’ nerede başladı nasıl oldu, nasıl devam ediyor sorularını daha ayrıntılı daha geniş cevaplamak gerekiyor. Kendimizi de şantiye fotoğraflarında fark ederek. Bu çelişki, yani kader mi kaza mı çelişkisiyle yaşıyoruz ya da ölüyoruz. Hep birlikte bu ölüm kaderini yazıyoruz, herkes bir ucundan. Kadere gerçekten inanmadığımız gün, başka bir kader yazıyor olacağız. Ablamın durduğu nokta da burası sanırım. Düşmanı uzakta görüp kendini, yaşadığın ortamı sorgulamadan yaşamak değil, düşmanı her yerde tanıyıp mücadele etmek, değiştirmek. Ailede, çalışma ortamında, okulda, arkadaşlık ilişkilerinde, sokakta, kendi içinde.

Bu yüzden ablam adalete inanan nadir insanlardan biriydi. Adalete inanmak zor bir şey aslında. Çok kolay zannediyoruz. Ablamdan çok şey öğrendim. Okumayı, yazmayı, düşünmeyi, çalışmayı, sevmeyi, kısacası insani insan yapan şeyleri. Benim için hep modeldi, daha ilerisiydi, yaşama sevinciydi, başarıydı. Hayatıma ve bana kattıklarını anlatmak çok zor. Emek kolay dile dökülebilen bir şey değil, hele de ablamın verdiği hesapsız sonsuz emek, sevgiyle verilmiş bir emek. Ona çok şey borçluyum. Yaşamımın itici gücüydü. Di'li geçmiş zaman kullanmak eğreti geliyor. Hala öyle.